Archive

Essays

Part I

Girl From Ipanema

Kendi yağında kavrulan bir caz dinleyicisi olarak bildiklerimi zaman zaman buradan paylaşmak istedim.

Hikayesi ilginçtir isminin…

‘Mississipi nehri civarında  Vicksburg şehrinde  yaşayan Charles  adlı  müthiş  yetenekli  bir  piyanist vardı.Küçük  bir barda parlak bir ışık gibi   göz kamaştıran bu adama arkadaşları parçanın  ortasında

-Hadi CHAZ  Hadi

diyerek solo bırakır  , Charles’da solo ve doğaçlamalarıyla  ortalığı büsbütün çoştururdu.İşte , Charles adının kısaltılmış şekli olan bu chaz kelimesi  dilden dile  dolaşarak değişime  uğramış ve bugünkü jazz  adı buradan gelmiştir.”

Herkesin kolaylıkla sev(e)mediği bir müzik türü aslında caz. Sorulduğunda hep “Caz pek değil ama Blues severim” denir. Her ne kadar Blues’un gölgesi altında kalmış görünse de caz kendi yolunu uzun zaman önce çizmiştir. Afrika’dan kölelerle kopup gelen blues kökenli bu ritimler insanları özgürlük, yaratıcılık ve amerikan kimliği etrafında toplamıştır. 1900 lerin başından günümüze bir çok türde jazz yapılmaktadır. Klasik jazz örneği olarak jazzın babalarından john coltrane dinlenebilir. Hiç caz dinlememiş birine yapılacak en büyük yanlış ise ona modern caz dinletmek olur bana kalırsa. Vokal cazla başlamak çok daha cazip olabilir. Smooth Jazz da alternatiftir bence.

Advertisements

–  Masamın başındayım şuan kendisi biraz dağınıklığa düşkündür, hiç “düzenli” olarak “düzenli” durduğunu görmedim. Ama güzel bir dağınıklık bu… Romanlar, sosyolojik kitaplar, dökümanlar, belgeler, fotoğraflar, sanat galerileri broşürleri, konser/gösteri biletleri ve bir lamba ile laptop…

   Paris’te olduğunu ne zaman anlar insan?

   Ne zaman otomobilden çok, üstünde şık giyimli işe gitme yolunda olan bisikletlileri görürse, ne zaman sabah kahvaltısı olarak bir bardak Chardonnay ve peynir tabağı almış halde caféleri işgal eden insanları görürse ve zaman elinde metro haritalarıyla turistik yerler aramaya çalışan şaşkın turistleri görürse. Aslında buna eklenecek detaylar da yok değil. Mesela 10 metrekarelik bir sanat galerisinde bir fotoğrafa 5000 euro’yu umarsızca veren insanların olduğu şehirdir Paris. Ya da yemek yemeye parası olmayan ama düzenli olarak gazetesini alan insanlardır, dilencilerinin bile kibar olduğu şehirdir. Amaa! Maalesef çok kibirlidir kendileri, burunlarından kıl aldırmazlar, hep onlar haklıdır, bizim deyimle “beğenmezsen kapı orda” takılırlar. Giyimleri fena sayılmaz, zaten bir şey modaysa Paris’te bir günde dolaşarak fark edersiniz herkesin üzerinde vardır o: A4 büyüklüğünde her şeyin içine sığabileceği açık kahverengi dikdörtgen iş çantası, kapşonu kürklü fazla uzun olmayan mantolar, yine kahve tonlarında topuklu deri çizmeler, boyna mutlaka bir eşarp, yoksa bir atkı veya fular, lacivert veya tonlarında kadife ceketler, hava sıcaksa açık renk hafif dar erkek pantalonu gibi şeyler moda şu sıralar. Belki de Parisienneler mevsimin renklerini dikkate alıyordur. Sonbaharda ağaçların kırmızı, sarı, kahverengi, kimi hala yeşil yapraklarıyla uyumlu olmaktır en büyük dertleri. Bir de alt tabakadaki çalışanların sürekli grevde olması iyi bir şehir tanımı olabilir.

   Devam edelim… “Fransız balkonu” tanımını zaten herkes biliyor, olmayan ev yok. Çatılarında ufak ufak bacaları da en sevdiğim şeylerden biri Paris’te. Mimari olarak kusur bulmam nereyse imkansız. Zaten her şeyi, hemen hemen soğu yerden kafasını uzatan Eiffel’den görebilirsiniz, tam bir turist avcısıdır bu yapı. Aslında bir bakıma “teneke yığını”ndan başka bir şey değil, lakin onu o zamanda nasıl akıl edip yapmışlar ilgin. Mimarlara bunun dersi de veriliyormuş.

   Sanata en çok değer verilen şehirlerden biri bence burası. Hem işçiye, işsize ve öğrenciye ücretsiz bir çok etkinlik olması, hem basit bir konsere bile fransızların özen göstererek gelmesi, heyecanla dinlemesi, destek vermesi kayda değerdir. Paris’in creperieleri ve gateaux larının mükemmelliğinden bahsetmeyeceğim, merak eden gelip tadına baksın, en kıytırık caféde bile en lezzetlisini bulabilirsiniz. Paris’te olduğunu, şaraptan, peynirden, krepçilerden, pastacılardan ve daha bir sürü şeyden anlar insan. Her türlü milletten insan var burda sıkılmak olmaz zaten. Ben İrlanda, Çek ve Sırbistan kültür merkezlerine gittim ve çok güzel etkinlikler organize etmişler. İşte Paris’in sevdiğim başka bir yanı.

   Şuan dinlediğim klasik müziğin tadı bile bir başka oluyor Paris’teyken. Sonbaharın güzelliği, ağaçların rengarenkliği, güneşin batışı, pazarları Sacrécoeur, Eiffel’e o kadar alışmak ki yanından geçerken şöyle bir bakıp yoluna devam etmek, Seine’den geçerken köprülere asılan kilitlere bakmak, St. Michel’deki kitapçılara “birgün bi kitap alırım ben de” bakışını yollayıp onları ümitlendirmek… Paris her şeye rağmen güzel şehir be. Ama İstanbul’un ruhu da burda yok. O daha ayrıdır.