Archive

Monthly Archives: October 2011

sully et les chamanes

“Sully et les Chamanes” “Cette nouvelle formation parisienne, dirigée par Sully Chamand, puise son inspiration dans le patrimoine réunionnais des orchestres de bal des années 50-60 tels que “Club Rythmique” de Jules Arlanda ou “Le Jazz Tropical” de Claude Vinh San. Elle vous proposera un bal créole aux sons du SEGA et du MALOYA. Parti du constat que les musiques traditionnelles réunionnaises sont indissociables de leurs danses, cet orchestre a pour motivation de “rendre leurs musiques aux danses”. Sully musicien-pédagogue réunionnais, entreprend un vaste projet de valorisation de la danse par un travail de recherche, de codification et de transmission afin de permettre sa pratique par le public le plus large. Entre compositions originales et reprises de standards, “Sully et les Chamanes” se veut être la représentation actuelle d’une expression populaire encore méconnue, et propose de vous entrainer sur la piste par des rythmes qui trouvent leurs sources entre Europe, Afrique Australe et Sud de l’Inde.

Bu grubu Fêtes Des Vendanges festivali kapsamındaki bi konserde dinledim ilk kez. Ama gruptan çok, şarkılarla eğlenen insanlar dikkatimi çekti. Ufak bi yerde, hatta yaşayanların sosyal statüsünün ne kadar düşük olduğunu görmenin zor olmadığı bir yerde sahne aldılar. Tüm gece boyunca saysanız 20 kişiyi geçmeyecek bir topluluğa şarkı söylediler. Müziği o kadar çok seviyorlar ki her bir notada ayaklarıyla ritim tutuyolar, şarkının sözlerini gözlerini kapatıp tebessümle söylüyorlar, kalabalığa ya da kimsenin olmayışına aldırmadan, aman yanlış notaya basarsam ne olur derdine düşmeden “yaşayarak” müzik yapıyorlar. Sadece onlar değil bu hazzı yaşayan. O yirmi kişilik toplulukta bile en az on beş kişi önce ayaklarıyla başlayıp sonra kalçalarına, oradan kollarına uzanan bir düzenle dans ediyor usulca. Evsizler, yaşlılar, Japonlar, Marocaines ler, Araplar, Cezayirliler, Fransızlar, çocuklar, alkolikler ve daha türlü türlü insanlar sadece iki saatliğine her şeyden uzaklaşıyor bu grupla.    Buz gibi soğuğa aldırmadan aynı kişiler konserin sonuna kadar kaldılar. Sırf fotoğraf çekebilmek için gelenler bile vardı. Alkolü fazla kaçırıp genç kızlardan bi şeyler koparacağı umuduyla etrafı gözleyenler, birbirini aslında hiç tanımayıp “dans etmek” için kollarını kavuşturan yaşlı çiftler, hayatında fazla eğlencesi olmayan böyle evine yakın belediye organizasyonlarına boyun eğen çalışanlar, çocuklarının hatrına gelenler, mutsuzluklarına bir gölge arayanlar, “biriyle tanışırım, belki de sonra sevişir benle, hatta belki romantik bi ilişkiye başlarız” düşüncesinde olanlar, turistler, bedava olmasından yararlanan sanatsal bir aktiviteye katılmak isteyenler, grubun ezgilerinden fena halde hoşlananlar, kendini bilinçsiz olarak düşündüğüm şekilde sahneye atanlar, sanatçılarla göz göze gelmek isteyen bunun için de en önden yer kapmaya çalışanlar, direklere tutturulmuş küçük rengarenk lambalar, ayağımızın altındaki bembeyaz kum taneleri ve daha pek çoğuyla kayda değer bir geceydi. İşte mutlu olmak basit bir olay. Sadece metroya bindim, biraz karanlıkta boş sokaklarda yürüdüm, sonra müziği duyarak parkı buldum. Sonrasında da şarkılarla ve “mutlu” olan olmaya çalışan olmak isteyen insanlarla aynı ortamda hayatı, her şeyi biraz unuttum. İki saatliğine dahi olsa neyin ne şekilde ne zaman sizi bulacağını bilemezsiniz. Bazen de işte böyle aramanız gerekir.    Sully Et Les Chamanes’a bu zevkli saatler için teşekkürler. Yerin adı La Chapelle – Les Jardins d’Eole’dü.

Advertisements

Ben bir tuzluğum… Belki de yemek masasındaki en önemli belirtisiz nesne benim. Neden mi? Çünkü her kavganın, her tansiyonun ortasında bir kaçış planıyım aslında ben. Nasıl mı? Hep ortasında olmak yerine susmayı tercih etmek istediğimiz kavgalarda “tuzluğu uzatur mısın”la kurtarırım insanları da ondan. Bana uzanarak imalarını güncellemiş olur insanlar “benden uzak dur, kavga edecek durumda değilim”. Böyle bi metaforun öznesiyim, ben bir tuzluğum.

Bu aralar inanılmaz derecede “Hint Müziği”ne merak saldım. Zengin melodileriyle tarifi mümkün olmayan duygular içerisinde oluyorsunuz her dinlediğinizde.

   Kendisiyle ilk tanışmam yıllar önce NTV’de “O Anlar” isimli programı izlerken oldu. Bazen programın sonunu özellikle beklerdim jenerik müziğinin kime ait olduğunu öğrenebilmek için. Çoğu zaman başarısız olmuştu bu girişimler. Derken bir gün nasıl olduğunun anlayamadığım bir şansla altyazı olarak müziğin bilgilerini okudum. A.R. Rahman’ın şarkılarına ve bestelerine işte böyle hayran olmuştum. Kendisi Hindistan’ın adeta “Modern Mozart”ı. Daha sonra çoğunuz onu “Slumdog Millionaire” filmine yaptığı müziklerle tanıdınız. Hatta Oscar da almıştı hatırlarsanız. “Mumbai Theme Tune” en sevdiğim bestesidir, diğerleri de 127 Hours filminin Soundtrack’inden bazı parçalardır. Rahat Fateh Ali Khan’dan da bahsetmek gerekir Pakistanlı olağanüstü yetenkli biridir bana kalırsa. Hatta Eddie Wedder, Mel Gibson, Pearl Jam gibi isimlerle çalışmıştır ki ilk dinleyecekseniz şu parçasını öneririm (ama sonuna kadar dinleyin) “O Re Piya”. A.R. Rahman biraz daha farklı tabi…

  Son olarak da Zubin Mehta’yı (conductor) tavsiye ederim. Eğer klasik müzik seversneiz tabii. Aşağıdaki link isiz doğrudan “Mumbai Theme Tune”un mükemmel melodilerine, uzak diyarlara götürecek …

Onu tüm dünya 23 Şubat 2003’te düzenlenen 45’inci Grammy Ödülleri töreninde tanıdı. Mütevazi bir caz şarkıcısının ‘Yılın Albümü’ dahil sekiz Grammy kazanması herkes için sürpriz oldu. Oysa albüm satışlarına bakınca durumun o kadar da şaşırtıcı olmaması gerekiyordu. Çünkü Jones’un 2002 yılının başında çıkan, Arif Mardin’in prodüktörlüğünü yaptığı “Come Away With Me” albümü o güne dek 6 milyon satmıştı. Grammy başarısından sonra buna 10 milyon daha eklendi.
The Beatles’ın dünyaya tanıttığı efsanevi Hintli sitar sanatçısı Ravi Shankar’la konser prodüktörü Sue Jones’un kızı olan “buğulu ses” Norah Jones’un üvey kız kardeşi Anoushka Shankar da bir müzisyen. Ama o daha çok babasının izinden gidiyor. Anoushka’nın George Harrison ile de çalışmışlığı var. Hatta resmi web sitesinde yazdığına göre Harrison onun için “Babası gibi özel biri. Bence müziğin ta kendisi” demiş.
Norah Jones’un oldukça hızlı gelişen bir kariyer öyküsü var. Vokal caz gibi bir alanda, daha 23 yaşındayken Amerikan müzik endüstrisinin en parlak yıldızlarından biri oldu. 30 Mart 1979 tarihinde New York’ta doğan, 4 yaşındayken prodüktör olan annesi Sue Cooper ile birlikte Dallas’a taşınan Jones, babasıyla altı yıl öncesine kadar görüşmedi. Annesinin de hayranı olduğu Billie Holliday’in şarkılarıyla büyüyen Norah, 5 yaşında şarkı söylemeye başladı. Zamanla Aretha Franklin ve Steve Wonder’ı keşfetti.

Manhattan’da kendini buldu
Norah Jones, 15 yaşındayken piyano eğitimi almaya başladı. ‘Booker T Washington High School for the Performing and Visual Arts’ adlı okula yazıldı. Bu okuldan daha önce Erykah Badu ve trompetçi Roy Hargrove gibi isimler mezun olmuştu. Bir yıl sonra ilk konserini yerel bir kafede verdi. İlk ödülünü de bu dönemde aldı. Bir ara Laszlo isimli bir caz – rock grubuna katılan Jones, caz piyanosu eğitimi almak için Kuzey Teksas Üniversitesi’ne kaydoldu. 1999 yılında tatil için Manhattan’a giden Norah Jones, New York’un caz ortamından çok etkilendi. Öyle ki okula dönmekten vazgeçti ve buraya yerleşti.

Norah Jones’u New York’ta ilk keşfedenlerden biri İlhan Erşahin oldu. Jones, Erşahin’in Wax Poetic grubunun ilk albümünde ‘Angels’ ve ‘Purple Elephants’ isimli parçalarda vokal yaptı. Hatta 1999 yılında Wax Poetic ile birlikte İstanbul Babylon’da iki gece sahne aldı. Jones, Wax Poetic’in ikinci albümünde de ‘Ghost’ ve ‘Tell Me’ adlı şarkılarda yine vokalist olarak yer aldı.
2000 yılında kendi yolunu çizmeye karar veren Norah Jones, söz yazarı ve gitarist Jesse Harris, basçı Lee Alexander, davulcu Dan Rieser ve gitarist Adam Levy ile bir grup kurdu. Plak şirketi Blue Note ile görüşmeye başlayan Jones, bu şirketle sözleşme imzaladı. 2001 Ağustos Arif Mardin’in prodüktörlüğünde kaydedilen ve 2002 Şubat’ında piyasaya çıkan “Come Away With Me”, sade yapısıyla, güzel besteleriyle ve Jones’un tatlı sesiyle büyük ilgi gördü. Ama her şeye rağmen Arif Mardin bile başarıyı “sürpriz” olarak değerlendiriyordu. Jones da şaşkınlığını gizlemiyordu: “Böyle bir plak yapabileceğimi hiç düşünmemiştim. İstediğim noktaya gelebilmem en az beş yıl alır sanıyordum. Müzik dünyası çok büyük ve heyecan verici,” diyordu.
“Feels Like Home”

“Come Away With Me” yılın albümü, yılın pop vokal albümü, yılın prodüksiyonu ödüllerini kazandı. Arif Mardin ise yılın prodüktörü ilan edildi. Jones aynı zamanda yılın en iyi çıkış yapan müzisyeni seçildi. ‘Don’t Know Why’ adlı şarkıyla da yılın şarkısı Grammy’sini kazandı.
Bu büyük başarının ardından Norah Jones, uzun turnelere çıktı. Aralarında OutKast’in de bulunduğu çeşitli sanatçılarla çalışmalar yaptı. Bu turneler sırasında Jones ve grubu bir yandan da yeni şarkılar yazdılar. İşte ikinci albüm “Feels Like Home” bu konserler sırasında oluştu. Jones şarkılarının temposunu bile gelen tepkilerle göre oluşturdu. Albümün prodüktörlüğünü bu kez Norah Jones ve Arif Mardin birlikte yaptılar. 9 Şubat 2004’te yine Blue Note Records’tan çıkan albüm ‘Sunrise’ isimli single ile tanıtıldı. Büyük merakla beklenen albüm, Jones hayranlarına hayal kırıklığı yaşatmadı.

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/yabanci-rock/22425-norah-jones-norah-jones-kimdir-norah-jones-hakkinda.html#ixzz1VeeGBVkP

Bu adamın adını ileride çok duyacağıma eminim, çünkü iletişim sosyolojisi üzerine yoğunlaşmak istiyorum bu makalesini de NYTimes’tan direkt olarak alıyorum ve linki de paylaşıyorum … Bence kaydadeğer çıkarımlar var ..

SINCE the end of August Germany has been roiled by waves of political turmoil over integration, multiculturalism and the role of the “Leitkultur,” or guiding national culture. This discourse is in turn reinforcing trends toward increasing xenophobia among the broader population.

These trends have been apparent for many years in studies and survey data that show a quiet but growing hostility to immigrants. Yet it is as though they have only now found a voice: the usual stereotypes are being flushed out of the bars and onto the talk shows, and they are echoed by mainstream politicians who want to capture potential voters who are otherwise drifting off toward the right. Two events have given rise to a mixture of emotions that are no longer easy to locate on the scale from left to right — a book by a board member of Germany’s central bank and a recent speech by the German president.
It all began with the advance release of provocative excerpts from “Germany Does Away With Itself,” a book that argues that the future of Germany is threatened by the wrong kind of immigrants, especially from Muslim countries. In the book, Thilo Sarrazin, a politician from the Social Democratic Party who sat on the Bundesbank board, develops proposals for demographic policies aimed at the Muslim population in Germany. He fuels discrimination against this minority with intelligence research from which he draws false biological conclusions that have gained unusually wide publicity.

In sharp contrast to the initial spontaneous objections from major politicians, these theses have gained popular support. One poll found that more than a third of Germans agreed with Mr. Sarrazin’s prognosis that Germany was becoming “naturally more stupid on average” as a result of immigration from Muslim countries.

After half-hearted responses in the press by a handful of psychologists who left the impression that there might be something to these claims after all, there was a certain shift in mood in the news media and among politicians toward Mr. Sarrazin. It took several weeks for Armin Nassehi, a respected sociologist, to take the pseudoscientific interpretation of the relevant statistics apart in a newspaper article. He demonstrated that Mr. Sarrazin adopted the kind of “naturalizing” interpretation of measured differences in intelligence that had already been scientifically discredited in the United States decades ago.

But this de-emotionalizing introduction of objectivity into the discussion came too late. The poison that Mr. Sarrazin had released by reinforcing cultural hostility to immigrants with genetic arguments seemed to have taken root in popular prejudices. When Mr. Nassehi and Mr. Sarrazin appeared at the House of Literature in Munich, a mob atmosphere developed, with an educated middle-class audience refusing even to listen to objections to Mr. Sarrazin’s arguments.

Amid the controversy, Mr. Sarrazin was forced to resign from the Bundesbank board. But his ouster, combined with the campaign against political correctness started by the right, only helped to strip his controversial arguments of their odious character. Criticism against him was perceived as an overreaction. Hadn’t the outraged chancellor, Angela Merkel, denounced the book without having read it? Wasn’t she now doing an about-face, by telling young members of her Christian Democratic Union party that multiculturalism was dead in Germany? And hadn’t the chairman of the Social Democrats, Sigmar Gabriel, the only prominent politician to counter the substance of Mr. Sarrazin’s claims with astute arguments, met with resistance from within his own party when he proposed expelling the unloved comrade?

The second disturbing media event in recent weeks was the reaction to a speech by the newly elected German president, Christian Wulff. As the premier of Lower Saxony, Mr. Wulff had been the first to appoint a German woman of Turkish origin as a member of his cabinet.

In his speech earlier this month on the anniversary of German unification, he took the liberty of reaffirming the commonplace notion, which former presidents had already affirmed, that not only Christianity and Judaism but “Islam also belongs in Germany.”

After the speech the president received a standing ovation in the Bundestag from the assembled political notables. But the next day the conservative press homed in on his assertion about Islam’s place in Germany. The issue has since prompted a split within his own party, the Christian Democratic Union. It is true that, although the social integration of Turkish guest workers and their descendants has generally been a success in Germany, in some economically depressed areas there continue to be problematic immigrant neighborhoods that seal themselves off from mainstream society. But these problems have been acknowledged and addressed by the German government. The real cause for concern is that, as the Sarrazin and Wulff incidents show, cool-headed politicians are discovering that they can divert the social anxieties of their voters into ethnic aggression against still weaker social groups….

The movie “İklimler”, in original title, tells the story of a mature relationship in painful, tearful images of two people past the point of no return, trudging the slow path towards moving on. The silences of Isa too proud to say he is lonely, and woman too scared to say she is angry. This is one of the best works of Nuri Bilge Ceylan. It’s not easy to watch some scenes are too long, too quiet or too stable etc. The relationship in the movie is examined with fierce, cold brilliance from the eyes of NBC.

“The Climates” begins with a long scene in a historical place without any dialogs. Isa takes some photos as we can see throughout the film. Meanwhile, a teardrop drips on Bahar’s cheek. From that moment you could start to realize closed feelings and unreadable thoughts of Bahar for Isa.

In Kaş, Antalya they meet with a friend and dialogs face to face, a misunderstanding, İsa’s words are showed to audience very well. Nuri Bilge Ceylan, uses usually long scenes to describe actors feelings and also we could imagine them. After having broken up, on the motorbike, Bahar finally shows her emotions psychically with actions. In this movie, I didn’t like the acting of Nuir Bilge Ceylan but his wife as well succeed to transfer Bahar’s world. We don’t see her until İsa’s trip to Ağrı. By the way in İstanbul, the main character had sex with his friend in spite of considering Bahar, in his mind. There we could face some details about İsa’s fantasies.

However, Nuri Bilge Ceylan generally doesn’t use songs in his films. But despite, we could hear some melodies from his favorite classical songs. Another detail is that, in the first place, he puts into his head in a drawer in a hotel room. Drawer symbolize a small world that he could hide his secrets, feelings and fears as well, maybe it becomes a world which makes everything alienate. Secondly, we see another drawer in a hotel room in Ağrı. This time, it becomes a “personality” which fills in the gap of Bahar.

In Ağrı, we come across with winter. At the beginning, it was summer and the director don’t’t show us spring which also Bahar’s names meaning. Maybe it was because their both unhappiness or they both live spring in their own relationship. İsa strongly feels her absence. Telling lies, not talking, not sharing anything, saying the same old story that “I’ve changed” drag them into unhappiness.

The Climates is a well-directed movie of Nuri Bilge Ceylan which contains lots of scenes related to a couple’s damaged lonely world. It tells man’s power, ambition and dominance through the film. Briefly, every part of the movie has an admirable side of visualization, with a simple but deep scenario. that’s a landscape-movie which shows dark sides of a man.